27 Eylül 2011 Salı

Drive:Stilize Çekimler Boş Senaryo

Bu sene Holywood kökenli oyuncularla çalışan yetenekli yönetmen Nicolas Winding Refn,Cannes da "En İyi Yönetmen" ödülünü alınca oldukça heyecanlanmıştım.Çünkü orada boş işlere ödül vermeyeceklerini biliyordum.İmdb sitesinde yüksek oy oranı,izleyen tüm eleştirmenlerin filme olumlu yorumları beni oldukça heycanlandırmıştı.Bir de filmin adı Drive olunca izlemeden insan Fast Five tarzı bir film mi diye tereddüte düşüyor.Öyle bir film olmamasına sevindim.

Herşeyden önce çok estetik bir film Drive.Gece çekimlerindeki o pırıltılı dünya insanı içine çekiyor.En son bu denli parıltılı bir dünyayı Casino filminde görmüştüm galiba.Yönetmenin stilize çekimlerini çok beğendim.Asansör sahnesi özellikle bir harikaydı.Ayrıca bu güzel görüntüler eşliğinde mükemmel soundtracklarda filmin güzelliğini artırıyor.

Bu kadar olumlu şeyler söyledim diye filmi beğendiğim anlaşılmasın sakın.Aksine ben filmi beğenmedim.Sinemada estetiği herşeyden üstün tutarım.Bu filmde estetik açısından çok şey vaad ediyor ama yer yer mantık sınırlarını zorlayan senaryosu ve inandırıcılıktan uzak karakterleri filmi beğenmeme mani oldu.Senaryoyu yazan her kimse ciddi derecede saçmalamış kimi yerlerde.Son model arabalarla hırsızlık yapılacak,sonra bu arabalar tüm kamuya açık alanlarda park halinde bırakılacak  ve hiçbişey olmayacak.Ayrıca bu hırsızlık yapan adam gündüzleri normal işine devam edebilecek.Biz kendi aramızda deriz ya hani Türkiye'de herşey olabilir diye.Bu filmde gördüğümüz şeylerin Türkiye'de bile olması nerdeyse imkansız.

Yönetmen çekimlere çok önem vermiş bunu kabul etmek gerekiyor ama bunun dışındaki tüm şeyleride göz ardı etmiş.Mesela karakterler.Ryan Gosling orta derecede sevdiğim bir oyuncu.Son yıllarda o kadar çok yüzünü görüyoruz ki artık cidden bıktım.Bu konuda Kate Hudson ve Cameron Diaz'la yarışabilir.Bu filmdeki karakterinin de derinine inildiğine inanmıyorum.Carey Mulligan içinde söylenecek çok bir söz yok.Her filminde dokunsan ağlayacak bir yapısı var.Ve bu iki karakter arasındaki yakınlaşmada bana çok yapmacık geldi.Bu tarz hızlı ilerleyen ilişkiler bana zaten hep yapmacık gelmiştir.

Daha çok seyirciye hitap edebilecekken yönetmen risk alıp daha farklı bir yere çekmiş filmi.Bu ve filmdeki güzel görüntüler filminin izlenebilitesini artırıyor.Ama bunların dışında ben filmde birşey göremedim.Hele ki o sonu filmden iyice soğuttu beni.Oscar da adaylıklar gelebilir.Ama yönetmenlik ve birkaç teknik kategori dışında iddialı olduğunu söyleyemem.Umarım yılın ileriki dönemlerinde çıkacak Oscar'lık filmler bende bunda olduğu gibi hayal kırıklığı yaşatmaz.

                        

26 Eylül 2011 Pazartesi

Say Anything...: Tembel Çocuk Zeki Kız

Romantik komedi filmlerinin ana yapısı zıtlıklardan oluşur.Ya iki taraftan biri diğerini sevmez,ilgi duymaz ya da başka dünyaların insanlarıdır.Ama eninde sonunda  zıt kutuplar birbirini çeker mantığından yola çıkıp,orta yolu bularak bir şekilde mutlu olurlar.Cameron Crowe'un 1989 tarihli bu ilk filmide bu unsurlara uyuyor ve türün gerekliliklerini yerine getiriyor.

John Cusack dersleriyle ilgisiz,okulla pek ilgisi olmayan,okul bitincede geleceğini düşünmeyen esas oğlanı canlandırıyor.Bu filmde ilk kez gördüğüm ve niye sinema dünyasında yükselemediğini düşündüğüm Ione Skye ise babasının kontrolünde yaşayan ve dersten başka gözü başka şey görmeyen esas kız rolünde.Hatta öyleki kendi güzelliğinin bile farkında değil.

Her iki karakterde de kendimden bişeyler gördüğümü söyleyebilirim.Aile baskısı ve zaman zaman ideallerden uzaklaşmak benim de yaşadığım sorunlar.Film bunlar üzerinde duruyor ama söylemek istediği en önemli şey,ne kadar üstün olursak olalım asıl önemli şeyin farkındalık olduğunu ve eksik olan şeylerimizi görmemiz gerektiğini söylüyor.Kızın eksikliği kendine değer veren bir erkeğin olmayışı,erkeğin eksikliği ise ideallerinin,bir amacının olmayışıydı.Aklıma gelmişken söyleyeyim bu filmde John Cusack'ın kızın kapısında elinde radyoyla serenad yapması zamanla bir ikon haline gelmiş.

Nerde ne olacağını tahmin ettiğimiz bir film olsada romantik-komedi türünde birçok filmden çok daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Heleki şimdiki cinsel içerikli sözde romantik komedileri görünce insanın böyle filmlere tapası geliyor.Yönetmenin ilk filmi olduğunu göz önüne alırsak,ve ileride Almost Famous gibi başyapıt düzeyinde bir film çektiğini düşünürsek,nerden nereye geldiğini görmek açısından bile izlenir.

          

The Adventures of Robin Hood: Robin Hood Filmlerinin En İyisi

Halk kahramanları,yerel efsaneler,süper kahramanlar sinema bitmediği takdirde yeniden ve yeniden beyazperdede görebileceğimiz renkli karakterler.Yıllarca devam filmlerinin yapılması ya da aynı konudan farklı filmlerin üretilmesinin bilakis halk kahramanları için sebebi anonim olması.Bizde nasıl Nasrettin Hoca varsa İngilizler'de de Robin Hood var.İkisi çok ilgisiz oldu tabiki ama Robin Hood'un İngilizler açısından önemine dikkat çekmek istedim.

Robin Hood'un tam olarak hangi tarihler arasında yaşadığını bilmiyorum ama filmden edindiğim bilgiye göre Haçlı Seferler'inin yapıldığı tarihlerde.Robin Hood'un kendisininde dahil olduğu Sakson grubuna çok iyi davranan kralları Richard'ın Avusturya arşidüküne tutsak olmasıyla başa geçen Kral John'a ve Norman'lara karşı çeteleşmesini anlatıyor film.

Robin Hood'u bilmeyen yoktur ama varsa da söylemiş olayım.Zenginden alıp fakire veren bir halk kahramanı.Halk,aç sefil ve başlarındaki acımasız kötü krallarından yılmış olduğu için Robin Hood gibi cesur ve onların yanında olan bir kahramana kapılıp,isyan çıkartıyolar.Bu durumda halkı suçlamamak gerekiyor.Tek tutunabilecekleri dal o çünkü.Ama benim gözümde Robin Hood bir hayduttan farksız.Zenginden çalması yetmezmiş gibi birde bu çaldığı paranın bir kısmını kendisi yiyor.Filmin türü romantik-komedi olduğu için bu detayların üzerinde durulmuyor pek tabi.

Daha geçen sene Russell Crowe'lu Robin Hood'u izleyince ilk önce onla kıyas yapma gereksinimi duydum.Başrol oyuncusu Errol Flynn tam benim kafamda tasarladığım Robin Hood.Neşeli, alaycı, romantik.Son Robin Hood fazla gerçekçiydi.O yüzden bu filmde de olduğu gibi daha romantizm ve komediye kayan Robin Hood filmleri iyi oluyor.Çünkü gerçekçiliğe kapılınca insan ister istemez Robin Hood iyi bir karaktermi diye sorguluyor.Bunun dışında sanat yönetmenini ve kostüm tasarımcısı çok iyi bir iş çıkarmış.Ayrıca kralın geyiği olayınıda yönetmen iyi kıvırmış.Normal hikayede kralın geyiği fantastik bir unsurken burada normal bir geyikti.

Belli başlı Robin Hood filmlerini izlemiş biri olarak hem Kevin Costner'lı hem Russell Crowe'lu versiyonundan açık ara önde bu film.Günümüzde yönetmenler komediyi bu tarz filmlerde az kullandıkları için ya da dozajını tutturamadıkları için böyle bir başarıyı elde etmeleri imkansız görünüyor.Pazar kahvaltısı tadında,iç ısıtan filmleri seven ve küçüklüğünde kitaplarını okuyan Robin Hood aşığı kişilerin, mutalak bu filmi seyretmesi gerek.

25 Eylül 2011 Pazar

Altın Koza'da Gülen Taraf Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

18. Altın Koza Ödülleri dün sahiplerini buldu.En iyi film,en iyi senaryo ve en iyi toplu performans ödüllerini toplayan Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi geceye damgasını vuran film oldu.Fimi yazıp yöneten Onur Ünlü iki ödül birden almış oldu.

En iyi yönetmen ödülünü Eylül isimli Cemal Ağcıkoğlu aldı.Görkem Yeltan Eylül,Hatice Aslan ise Vücut filmiyle en iyi kadın oyuncu ödüllerini aldılar.En iyi erkek oyuncu ödülünü Durukan Ordu Gelecek Uzun Sürer filmiyle aldı.SİYAD üyelerinin verdiği en iyi film ödülü ise Gelecek Uzun Sürer filmine gitti.

Diğer kategorilerde kazananlar:

24 Eylül 2011 Cumartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da: Bizim Hayatımız

Nuri Bilge Ceylan bu sene Cannes'da aday olduktan sonra gelen ilk eleştirilerde,ödülü alacağının sinyalini vermişti.En iyi film ödülünü alamasada Büyük Jüri Ödülü'nü almasını bildi.O zamanlarda filmin hakkının yendiğini,The Tree of Life'in Amerikan filmi olması ve jüri başkanının da Amerika'lı olması sebebiyle ödülü aldığı söylenmişti.Bugün itibariyle iki filmide izlemiş biri olarak söyleebilirim ki Bir Zamalar Anadolu'da kesinlikle The Tree of Life'dan daha iyi.

Açıkcası en uzun Nuri Bilge Ceylan filmi olunca tereddüt etmiştim acaba çok mu kasvetli olur diye.Ama nasıl başladı nasıl bitti hiç anlamadım.Filmin büyük çoğunluğunun gece saatlerinde geçmesi filmin etkileyiciliğini artırmış.Gece çekimleri çekmek zor iştir aslında.Işığı doğru ayarlamak gerekir.Bu filmde ben tek bir falso göremedim.Özellikle araba farlarının aydınlattığı tarlada, başakların rüzgarda ahenkle dans edişleri insanı büyülemeye yetiyor.

Konu olarak derinliğini sonlara doğru hissetiren filmlerden.Farklı hayatları anlatırken,bunların ortak noktalarını gösteriyor.Çıkarcılık,çekememezlik,üşengeçlik,pişmanlıklar hepsi var bu filmdeFilmdeki hiçbir karakter masum değil aslında.Herbiri kendi menfaatlerini düşünüyor.Sadece filmdeki karakterler bu doğrultuda eleştirilmiyor.Film tür olarak kara film olduğu için devlet, toplum eleştiriliyor.Ambulansın bozuk olması,ceset torbasının alınmaması,herkesin işi birbirine atması gibi bunlar çoğaltılabilir...Bunların yanında pekçok güldürten ince sahne var.Böylesine ciddi ilerleyen filmin içine,kara mizahı çok iyi yerleştirmiş senaristler.

Filmin beni en çok etkileyen özelliği Anadolu'nun hiç bu kadar sade ve doğal gösterilmemiş olması.Kendimi memleketimde geziniyormuşum gibi hissettim.Rüzgarın uğultusu,uçsuz bucaksız bozkır tarlalar,her durdukları yerde akan pınarlar ülkemi ne kadar çok sevdiğimi bir kere daha göstertti bana.

Sonlara doğru doktorun savcıya sorduğu hikayenin sonu kafamı karıştırdı aslında.Savcının hikayenin sonunu anlatmasından ve doktorunda olabilecek nedenleri söylemesinden sonra,savcı derin düşüncelere sürüklendi.Hatta bir ara unuttum acaba savcının kendi karısı olabilirmi diye düşündüm.Ama böyle olsaydı komiser bunu bilirdi.O yüzden şuan aklıma gelen tekşey savcının otopsi yapmadığı için vicdan azabı çekmesi.Ya da bunların hiçbiri değil.Yönetmen nedensiz yere de ölüm  olabileceğini söylemek istemiştir.Son sahnesindede otopside gerçeğin ortaya çıkmasıyla, otopsi yapanın doktora "geriye çekilin üzeriniz kirlenmesin" demesine rağmen iş işten geçmiştir.Doktorda kirlenmiştir artık ve filmde suçsuz karakter kalmamıştır.

Bir Zamanlar Anadolu'yu görselliği,oyuncuların başarısı,ve senaryosuyla bu yılın bana göre en iyi Türk filmi ilan ediyorum.Hatta bizi şuana kadar en iyi ifade eden film.Oscar aday adayı olarak da gönderilecek film  olacaktır.Oscar'a aday olabilirmi bilmiyorum ama aday olmaması içinde hiçbir sebep yok.


23 Eylül 2011 Cuma

The Ward: 10 Yıllık Hüsran

John Carpenter korku deyince aklıma gelen ilk isim.En sevdiğim korku filmlerinden pekçoğunu o yapmış.Özellikle The Thing filmini apayrı severim.Ama kariyeri The Mouth of Madness filminden sonra bir hayli inişe geçmişti.O filminden sonra yaptığı her filmi için eleştirmenlerin hedefi haline gelmişti.2001 yılında yaptığı Ghost of Mars filminden sonra eleştirmenlerin yoğun eleştirilerinden iyice sıkıldığı için inzivaya çekildi kendisi.Ve tam 10 yıl film yapmadı.Masters of Horrors adlı tv dizisi için ufak çaplı tv filmleri çeksede sinema işine girişmedi.Bu filmiyle o suskunluğunuda bozmuş oldu.

Carpenter filmlerinden izlemiş olduğum kadarıyla, yönetmen klasik korkuyu seviyor.Yani öyle çok egzantirik işlere girişmiyor.Onun için en önemli unsur atmosfer.Her filminde en çok bunun üzerinde duruyor.Korkuyu ise basit kapı gıcırtısından,aniden çıkan şeylerden sağlayabiliyor.Şimdilerde herkes bu tarz korku filmlerini sevmesede ben hala seviyorum.Ha bi de en önemli şeyi atlıyodum.Carpenter filmlerinde senaryo olur.The Ward filmindeki senaryo malesefki olmamış.Yani hiçbir orjinalliği yok.Ortam konusunda yine herşey yapılmış ama senaryo olmayınca malesef bir yere kadar.Filmin sonunu tahmin etmek zor olmuyor.Tahmin edemeseydik bile sonunda gerçeği öğrendiğimizde şaşırmazdık çünkü biz bu sonu gördük.Identity filmini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.John Carpenter ya o 10 yıllık sürede hiç piyasayı takip etmedi,ya da 10 yıl sonra nasıl olsa herkes filmimi izler mantığıyla hareket edip filmiyle hiç uğraşmadı.Filmin atmosferiyle birlikte beğendiğim bir diğer şeyse Amber Heard.Genelde korku filmlerinde oyunculuklar öne çıkmaz ama bu kız film için elinden geleni yapmış.Bundan daha iyisi zor olurdu.

Diyeceğim şudur ki Carpenter 10 yıl sonra film yapmış,kesin süper bişeydir mantığıyla ekranın başına geçmeyin.Klişe senaryo,korkutmayan bir filmle karşılaştığınızda afallarsınız sonra.Tüm bunlara rağmen çok fazla boş vakti olanlar ya da korku olsun benim için farketmez diyenler izleyebilirler.Ama ben önermiyorum.

                         

Demir Lady Merly Streep Oscar Peşinde

Eski İngiltere başbakanı olan Margaret Thatcher'ın hayatını anlatacak olan The Iron Lady filminde Demir Lady'i Merly Streep canlandırıyor.Filmin yönetmen koltuğunda daha öncede Merly Streep'le çalışmış olan Phyllida Lloyd var.Thatcher'ın kocasını Oscar'lı oyuncu Jim Broadbent,oğlunu Harry Lloyd canlandırıyor.Daha önce 2 kere Oscar'ı kazanıp 16 kere aday olan Merly Streep bu filmiyle 3. Oscarı'nı alabilir.Alacağı hakkında kesin bişey diyemesemde aday olacağına garanti verebilirim.Özellikle makyajla Thatcher'a tıpatıp benzeyen Streep, aksanıylada Thatcher'dan farksız.Eğer film iyi olursa biyografi filmi olması sebebiyle başka dallardada Oscar'a aday olma şansı yüksek.Filmin fragmanı ise:



22 Eylül 2011 Perşembe

The Tree of Life: 2001'in İzinden

Terrence Malick'in 6 yıl aradan sonra yaptığı ve ilk fragmanlarını gördüğüm andna itibaren görmek için can attığım filmini dün izleyebildim sonunda.Kariyerinde yönetmenlik olarak sadece 5 filmi olmasına rağmen, bu camiada kendisine çok iyi bir yer edindiğini söylesek yanlış olmaz.Bu 5 filmin içersinden belkide Hayat Ağacı'ndan önceki filmi The New World çok beğenilmedi diyebiliriz.Onun dışında tüm filmleri her zaman iddialı olmuştur.

Bir kere filme değinmeden önce şunları söyleyeyim.Bu film herkese hitap etmiyor.Oscar içinde yapılmadığı her halinden belli.Festival filmi diyebiliriz ya da benim çok kullanmaktan hoşlanmadığım bir tabir olarak"sanat filmi" kisvesi adı altında kategorilendirebiliriz.Zaten Cannes da aldığı ödülden Oscar için yapılmadığıda belli oluyordu.

Başlıkta "2001'in İzinden" diye yazmıştım.Burdada yanlış anlaşılmamak için netleştireyim.2001:Uzay Macerası filmini taklidi yada kopyası manasında değil işlediği konu ve görüntüler dolayısıyla iki filmin birbiriyle fazlasıyla örtüşdüğünü dile getirmek istedim.Malick bu filminde bir ailenin, ölen çocuğundan önceki ve sonraki yaşadığı hayattan bir kesit sunuyor.Bunu diğer kardeşinin gözünden anlatıyor(Sean Penn).Filmin ilk başında seçmemiz için iki yolumuz olduğunu söylüyor yönetmen.Ya doğayı ya da erdemi seçebilirmişiz."Doğayı seçenler hükmetmeyi severler,başkalarına da kendi istediklerini yapmaya çalıştırılar" diyor.Erdemi seçenler yaralanırlar,ezilirler ama hiçbir zaman sonları kötü olmazmış.Bu güzel sözler zaten filmin anlatmak istediğini oluşturuyor.Brad Pitt burada doğayı seçeni,çocuklarda erdemi temsil ediyor.Bu iki zıt kutpun çatışmasını işliyor film.İlk o sözlerin sarf edildiği bölümden sonra yoğun bir şekilde simgesel yöntemlerle yönetmen inancımızı sorguluyor.Uzaydan, evrenden,dünyadaki tektonik hareketlerden, denizlerden, pekçok görüntü gösteriliyor.Hatta bir bölümde dinozorlar bile gösteriliyor ki benim en beğendiğim bölümlerden birisi de orasıydı.Küçük olan dinozor büyükten korkup pısması,büyük olanında bunu görüp ayağıyla onun kafasını bastırması, sonrada geri çekmesi ileride göreceğimiz aile portresinin başka bir versiyonuydu.Brad Pitt'in katı,otoriter ama aynı zamanda çocuklarını seven baba rolüyle oradaki büyük dinozor neredeyse birebir örtüşüyordu.Yönetmeninde anlatmak istediği bu.Ta en başında dediği gibi ya doğayı ya erdemi seçeriz.Bunun başka bir yolu yok.

O aşık olunası görüntüler ve bizi başka diyarlara götürebilecek müzikler eşliğinde,ilk bölümünde filme kendimizi bırakmak en iyisi.Zira ilk bölümde filmin içine dahil olamayanlar ileriki bölümlerde ciddi zorluk yaşayabilirler.Benim filmle ilgili eleştirmek istediğim şey,ilk bölümünün muazzam,ikinci bölümünün biraz daha normal düzeylerde oluşuydu.Bana göre ikinci bölüm yani çocuğun gözünden izlediğimiz bölüm çok daha kısa olabilirdi.Yönetmen anlatmak istediklerinin çoğunu o mistik görüntüler eşliğinde ilk bölümde anlatmış.2. bölümde daha çok çocuğun hayal kırklıkları,içsel serzenişleri ve büyüklük halinin geçmişine olan özlemi anlatılıyor.Bu sebeplerden ötürü zaman zaman filmin ikinci yarısının içine girmekte zorlandım.Bundaki sebep filmin yavaş olması,ilgi çekici olmaması değil.O çocuğun yaşadıklarını,ancak eskiden yaşayabilenlerin anlaması, ve yönetmenin izleyiciyi bu olayı yaşamasada içeriye çekmek gibi bir isteğininin olmaması.Bu husus filmin izleyici üzerindeki etkisini ya artırıyo ya azaltıyor.Benim üzerimde birazcık azalttığını söyleyebilirim.

Malum Oscar sezonuna yavaş yavaş giriyoruz.Ekim-kasım aylarında diğer filmler çıktıkça daha net birşey söyleyebilirim ama şimdilik şunları söyleyeyim.Bu film en iyi film dalında Oscar alamaz.Film çok iyi ama en başındada dediğim gibi Oscar alacak kıstaslara uymuyor.Sadece adaylıkta kalacaktır.Ancak görüntü yönetmenliği konusunda Oscar'a çok yakın olduğunu söyleyebiliriz.Bu sene bundan daha iyisi olabilirmi bilmiyorum ama bu dalda Oscar'ı göğüsleyebilir.Zaten görüntü yönetmenliğinde bu işin pirlerinden olan Emmanuel Lubezki var.Kendisi bu dalda 4 kere Oscar'a aday oldu.En yakın adaylığı 2007 yılında Children of Men ileydi.Ki benim gördüğüm en iyi görüntü yönetmenliklerindne biriydi.Bunun dışında Terrence Malick'in de yönetmen dalında aday olma ihtimali var.Oyunculuklar konusunda ise en belirgin isim Jessica Chastin.Yani öyle bir muhteemlik yok ama Brad Pitt'den çok daha iyi gördüm ben.Ama yinede adaylık şansı çok zor.Eğer yardımcı kategoriden aday olabilirse belki ama bu sene işi gerçekten zor.Brad Pitt ise karakterinin tüm duygularını bize yansıtabiliyor ama ondaki sorunda mimiklerde.Film boyunca neredeyse hep aynı mimiklerle gezindi.Aday olma ihtimali bu bakımdan çok düşük.Sean Penn ise yok.Evet yanlış duymadınız film boyunca 10-15 dakika ancak görünebiliyor.Şimdilik benim tahminlerime ve gördüklerime göre teknik dallarda Oscar'da yarışır.Ancak adaylıkları ve alabileceği Oscar'ları Akademi üyelerinin filmi bağırlarına basıp basmamaları belirleyecektir.

                          

1 Milyon Çocuk Burada!



Türkiye’nin en çok tercih edilen çocuk ve gençlik portalı Tipeez.com, iki yıldan kısa bir zamanda 1.000.000 üyeye ulaştı!

Her hafta birbirinden çeşitli aktiviteleri ve eğlenceli sürprizleriyle dijital neslin nabzını tutan Tipeez, hem 18 yaş altı çocuk ve gençlerin, hem de ebeveynlerin ilk tercihi olmayı sürdürüyor. Üyelerinin yaratıcılıklarını ve ifade yeteneklerini geliştirmeye yönelik ödüllü yarışmaları, eğlenceli oyunları sayesinde portal, kısa sürede tam 1.000.000 çocuğun uğrak yeri haline geldi. Gece 22:00’de kapanan sohbet odaları, deneyimli moderasyon ekibi, ebeveyne kontrol yetkisi sağlayan özel sistemi, kaba ve müstehcen konuşmalara izin vermeyen patentli programıyla Tipeez.com’da, birbirinden farklı birçok güvenlik önlemi mevcut.

Çocuk ve gençlere, özenle tasarlanmış güvenli bir ortamda bilinçli internet kullanımı tecrübesi yaşatan portalda sürekli güncel haberlerin yayınlandığı bir haber kanalı da mevcut. Bu haber kanalı aracılığıyla Tipeez, üyelerine haber okuma alışkanlığı kazandırmakla kalmıyor, aynı zamanda gündemdeki gelişmeleri yorumlamaya ve sorgulamaya da teşvik ediyor.

Siz de geç kalmadan Tipeez Dünyası’nı keşfetmek için tıklayın!


Bir bumads advertorial içeriğidir.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Oscar Aday Adayı Türk Filmleri Belli oldu

26 Şubat gecesi dağıtılacak Oscar'larda şüphesiz ABD dışındaki ülkeleri ilgilendirecek en önemli dal En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü.Bu dal her yıl çeşitli tartışmaları beraberinde getiriyor.Çünkü her ülke bu dalda aday sunduğu için doğal olarak Akademi üyelerinin bu filmlerin hepsini izleme gibi bir olanakları olamaz.O yüzden bu dalda gönüllü Akademi üyeleri iş yapıyor ve aday olan filmler böyle seçiliyor.Önce tüm aday filmler 9'a indiliyor ve ardındanda ilk 5 film söyleniyor.Türkiye'den Oscar'a en yaklaşabilen isim Üç Maymun olmuştu.İlk 9 film içine kalmıştı ama ilk 5 içerisine seçilmemişti.

Sinema meselek örgütlerinin toplantısında dün Oscar aday adayı Türk filmleri açıklandı.Bu sene 7 tane film bu kategoride aday adayı olabilmek için mücadele edecek.Bunlara kısaca değinecek olursak şöyle:


1-BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ
Bu yılın sürpriz filmlerindendi.Geç çıktı ama pekçok festivalde ses getirdi ve ödül aldı.Aday adayı olabilecek üç filmden biri bana göre ama yinede seçileme ihtimali düşük.

2-ÇOĞUNLUK
Yılın en iyi Türk filmlerinden biri Çoğunluk.Kendimde izlediğim için daha net konuşabilirim.Diğer adaylar içerisinde en göze çarpanlardan.Altın Portakal'ı da aldığı için bana göre en kuvvetli 2 adaydan biri.

3-GÖLGELER VE SURETLER
Derviş Zaim şuanda Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri bana göre.Yaptığı ilk film Tabutta Rövaşata ile büyük bir çıkış sağlamıştı.Ve devamında yaptığı filmlerle kaliteyi düşürmedi.Son filmini izleyemedim ama bu filmide çok büyük beğeni topladı ama Oscar'a aday olabilecek bir film değil diye düşünüyorum.Ordaki kriterler başka çünkü.

4-BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA
Yılın en merakla beklediğim filmlerinden birisi.O kadar çok övgü aldı ki film bekleye bekleye bir hal olduk.Neyseki bu cuma sinemalara geliyor.Cannes da Büyük Jüri Ödülü'nü kazanması çok büyük bir başarı.Ki bu jüride Robert De Niro,Uma Thurman,Jude Law gibi Holywood kökenli isimler olduğu için ve onların oylarıyla seçildiği için insan ister istemez ümitleniyor.Büyük ihtimalle aday adayı olarak gönderilecek film bu olacaktır.Ama Cannes da ödül kazanmış filmlerin Oscar'da ödül kazanamadığı da bir gerçek.Neyse 2 gün sonra filmi izleyip öyle konuşmak lazım.Belki de hiç beğenmeyeceğim...

5-KAVŞAK
Bu yılın kayda değer filmlerinden birisi de Kavşak'tı.Monotonluktan dem vuran filmin en  çok finalini sevdim diyebilirim.Ama yinede aday olacak kadar yeterli değil.

6-HAYDE BRE
Filmin adını adaylar açıklandığında duydum desem çok mu ayıp etmiş olurum acaba?Ama malesef öyle oldu.Daha önce hiçbir yerde duymadım ve karşımada çıkmadığından fazla bir yorum yapamayacağım.Bu ara vizyona 31 Aralık'ta girmiş.

7-ÇINAR AĞACI
Güzel bir filmdi ama biraz dizi tadındamıydı neydi sanki?Yani izlerken beğendim,dramı da iyi yansıtmışlar ama isminin buralarda geçmesi bile bu film için başarıdır.Bu 7 filmin içinde en zayıflardan biri de bu.        

20 Eylül 2011 Salı

Uçaklar,Trenler,Otomobiller ve Dostluklar

Çoğunuz 80'li yıllara taktı bu sıralar bu adam diyeceksiniz ama işin aslı öyle değil.Tamamen tesadüf eseri denk geliyor seçtiğim filmler ama filmlerin kalitesi göz önüne alındığında sadece tesadüf olmadığıda ortada.Özellikle komedi türü bu yıllarda altın çağını yaşamış.Buna en büyük katkıyı sağlayan kişilerin başında şüphesiz John Hughes gelir.The Breakfast Club,Ferris Bueller's Day Off gibi filmlerinin hepsini peşpeşe bu yıllarda yapmış.

Ülkemizde "Yollar" adıyla gösterilen filminde,işin içine macera sosunu biraz daha fazla katmış.Şükran gününde evine ulaşmak isteyen bir adamın, bahtsız bedeviler gibi önce taksi,sonra uçak,sonra tren sonrada otomobille evine ulaşabilmek için yaşadığı eğlenceli macerayı içeriyor.Bu macerayı da yalnız başına yaşamıyor.Taksiye binecekken kendinden önce taksisine binen adam, şans eseri tüm yol boyunca ona eşlik ediyor.

 Steve Martin'in canlandırdığı karakter orta sınıfın üstü diyebileceğimiz sınıftan biri.Ailesine bağlı,iş hayatı yoğun.Parasıyla bütün engelleri aşabileceğine inanıyor ve John Candy gibi adamlara katlanamıyor.John Candy'nin canlandırdığı kişi ise biraz boşboğaz.Boşboğaz ama boşboğaz olduğunun farkında olanlardan.Olumsuzluklara hep pozitif gözle bakabilen biri.Normalde bu kadar zıt insanın anlaşması imkansız gibi görünüyor ama biraz şans biraz da karşılıklı fedakarlıklarla alışılabiliyomuş demek ki.Ben izlerken kendimi bu iki karakterede eşit uzaklıkta hissettim.Belki biraz Martin'in canlandırdığı karaktere daha yakın olabilirim ama çok değil.

Filmin ilgi çekici detaylarından biri John Candy'nin para kazanmak için sattığı duşa kabin halkalarıydı.Küpe niyetine sattığı bu halkalar, bir dönemi anlatıyor resmen.Büyük halka küpeler 80'lerin vazgeçilmezidir.O döneme ait birçok şarkıcının klibini izlerseniz bunun izlerini görebilirsiniz.

Amerika'nın iki önemli komedyeni Steve Martin ve John Candy'nin karakterlere tam oturması filmin komikliğini artırıyor.Son bölümüyle duygusallaşarak, hepimizin en başından tahmin ettiğimiz sonuyla bitiyor ve amacına ulaşıyor.Laubali komedilerden arınmış birşey izlemek isteyenlerin izleyebileceği filmlerden.Gülme garantiside var.

     

19 Eylül 2011 Pazartesi

Fright Night: Komşu Komşunun Kanına Muhtaçtır

"Vampir" kavramı bir alt kültür olarak hayatımıza öyle bir kazık çaktıki,yeni doğan çocuklara gerçekten vampir var desek inanacak haldeler.En kanlı ve acımasızlarından,form değiştirerek güneş ışığında gezinenlerine kadar her türünde çıktı,çıkmayada devam ediyor.İster inanın ister inanmayın bir vampir kültürü oluştuğu inkar edilemez bir gerçek. Fright Night, 80'lerin korku-komedi akımına kapılmış,türünün en eğlencelilerinden.Açıkçası bir arkadaşımın tavsiyesiyle izlemiştim ama izlerken,"ben bu filmi bir yerden hatırlıyorum" derken ülkemizde "Komşum Bir Vampir" adıyla çeşitli özel kanallarda yayınlandığını farkettim.O zamanlar yaşımdan da dolayı bir hayli korktuğum filmdi.Şimdi tekrar izlediğmde filmin korkuyla beraber komediyide ne kadar güzel harmanladığını farkettim.

Filme konusuna gelecek olursak, karşı eve taşınan komşusunun vampir olduğunu fark eden bir gencin,yaşadıkları anlatılıyor.Tipik korku filmlerinde olan cinselliğe düşkün genç,ve buna karşı olan kız arkadaşı(ileriki dönemlerde bu olgu değişsede 80lerde öyleydi),işi gırgırına vuran ve hiçbirşeye inanmayan arkadaşlar sürüsü bu filmdede mevcut.Lakin filmi diğer türdeşlerinden ayıranı komediyi nerde nasıl kullanması gerektiğini bilen yönetmen.En göze çarpan yerlerinden, en az dikkat edilen yerlerine kadar müthiş ayarlanmış tüm detaylar.Çocuğun her gece tvde Fright Night programını izlediği adamın, vampir kovalarken tuttuğu kazığın sivri ucunu kendine çevirerek koşması bu detaylardan biri.

Filmin bir diğer beğendiğim özelliğide vampir mitlerine sahip çıkması. Bilmiyorum belki bana takıntılı diyeceksiniz ama ben vampirleri saımsaktan korkan,güneşe çıkamayan,kalbine kazık sokunca ölen,haçtan ve kutsal sulardan korkan varlıklar olarak bildim hep.Yeni nesilin idolü olan "Twillight" filmlerindeki vampirleri bu bağlamda kabul edemiyorum.Bu yüzden,bu filmde dahil bu kurallara sahip çıkan filmleri bağrıma basasım geliyor.

Bütün bu saydığım nedenler bile,korku severler için izleme nedenleri olabilir.Heleki 80'li yılların mizahi unsurlarını teneffüs etmek isteyenlerin kaçırmaması gerekiyor.Bu sene remake versiyonu yapıldı.Türkiye'de hala vizyona girmediği için izleme şansımız olmadı ancak benim şahsen bir beklentim yok.Korku olarak bilemem ama komedi olarak bu filmin havasını yakalamalarına imkan yok.

           

15 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye'nin İlk Sony Tableti Senin Olsun!

İlk tabletini piyasaya sürmeye hazırlanan Sony; çok geniş uygulama yelpazesine ve PlayStation® sertifikasına sahip olan bu ürünüyle çok konuşulacağa benziyor. Tableti Türkiye’de 1 Ekim’de satışa sunacak olan Sony, “İlk Sony Tablet Kimin?” yarışmasıyla çıkış tarihinden önce tablet tutkunlarına bu muhteşem tabletin sahibi olma şansı veriyor!

http://www.facebook.com/SonyTR adresindeki Sony Türkiye Facebook hayran sayfasında gerçekleşen yarışmada, en çok soruyu en kısa sürede bilenler kazanıyor. 3 hafta sürecek yarışmada her hafta 1 Sony Tablet hediye ediliyor. Bilgili ve hızlı 3 yarışmacı bu teknoloji harikası cihaza Türkiye’de herkesten önce sahip olma şansı yakalıyor. Türkiye’de Sony Tablet S’e sahip olan ilk kişi olmak için tek yapmanız gereken; linke tıklamak ve en hızlı şekilde soruları cevaplamak.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Venedik'te mutlu sona Faust ulaştı

68.Venedik Film Festivali noktalandı.Altın Aslan'ı  Alexandor Sokurov'un filmi " Faust" kazandı.Darren Aronosky'nin başkanı olduğu jüri özel ödülü ise Emanuele Crialese'nin filmi Terraferma'ya gitti.En iyi yönetmen ödülü olan Gümüş Aslan ise People Mountain People Sea filmiyle Shangjun Cai'nin oldu.

En iyi erkek oyuncu ödülü Shame filmindeki rolüyle Michael Fassbender'ın oldu.En iyi kadın oyuncu ödülü ise Tao Jie filmindeki rolüyle Deanie Yip aldı.

Kişisel değerlendirmeme göre burada en iyi film,en iyi yönetmenlik alan filmlerin hiçbirini Oscar töreninde göremeyiz.Yalnız benim kişisel olarak favori yönetmenim olan Aronofsky'nin başkanlık yaptığı jüri özel ödülünü alan filmi mutlaka izleyeceğim.Bakalım kendi filmlerine yakın bir filmimi seçmiş.Diğer yandan bu sene Michael Fassbender'ın Oscar'a aday olacağını düşünüyorum.Hem Shame filmiyle hem de Cronenberg'in son filmi A Dangerous Method'la adından sıkça söz ettireceğe benziyor.

The Killing

Stanley Kubrick sinema dünyasına öyle kalıcı bir kazık çakmışki, yüzyıllar geçsede ismi hiç unutulmayacak.Hemen hemen her türde başyapıt verebilen yegane insanlardandı.Kariyerine bu suç filmiyle başlamış ve sürekli yüksele yüksele zirvede tamamlamış hayatını.İlk filmi olması sebebiyle sinematografik açıdan, diğer filmlerinden aşşağı gibi görünsede o zamanın Amerika'sında pırıl pırıl parlayan bir film.

Bilirsiniz film-noir o dönemler Hollywood'un en çok yaptığı türdendi. Konu bir femma fatale karakter üzerinde dönsede,bunu o kadar çok çeşitlendirebilmişler ki bu türde binlerce çekilmiş filmleri var.Ve birçoğu da başarıyı yakalamış.Hatta öyleki benim gibi, şimdi izleyen sinemaseverlerin bile büyük keyifle izleyebileceği filmler olmuş.The Killing'in söylemek istediği en önemli şey diğer türdeşleri gibi "kusursuz planın olmadığı".Film-noir türünün en büyük kozu zaten makine gibi çalışan senaryoları.Ancak her filmde ya sonlarda yapılan twistlerle seyirci şaşırtılır ve gidişat değişir,ya da umulmadık aksiliklerle senaryo sekteye uğrar.Bu filminde işleyen tıkır tıkır senaryosu,sonlara doğru beklenmedik olaylarla değişiyor.Filmin 2 tane dikkatimi çeken özelliği var.İlki,son hava alanındaki olay, Sierra Madre Hazinleri'nin sonuyla benzer olmuş.Diğeri ise Kubrick'in bir anlatıcının ağzından dinlediğimiz tek filmi olması.

The Killing, türe yeni bir soluk kazandırmamış.Ancak türün tüm özelliklerini başarıyla sağlayarak yerine getirimiş.Kubrick sinemasının özelliklerini bu ilk filminde göremesekte,izlenmeye kesinlikle değecek bir film.

                                     

11 Eylül 2011 Pazar

Toronto Film Festivali'nde Bilmemiz Gereken 13 Film

Bu yıl 36. düzenlenen festivalde bağımsız filmler ağırlıklı olsa da bu sene Akademi Ödüllerin'de de görebileceğimiz pek çok yapım boy gösterdi ve gösterecek.Şimdi festivalin en önemli görünen 13 filmine bir bakalım:





1-Melancholia
Lars Von Trier'in Mayıs ayında Cannes'da yaptığı Hitler açıklamasıyla herkesten tepki toplamasıan rağmen,Kirsten Dunst'ın en iyi kadın oyuncu ödülünü almasıyla dikkat çeken film, Dunst'ın düğün sırasında Dünya ile olan çarpışmasını anlatacak.




2- Salmon Fishing in the Yemen

Slumdog Millionaire'le oscar kazanan senarist Simon Beaufoy in kitaptan uyarlayarak yazdığı bu filmin başrollerinde Ewan McGregor,Emily Blunt ve Kristen Scott Thomas var.Ewan McGregor Yemen sularında somon balığının nasıl yakalandığını anlamaya çalışan bilim adamı,Emily Blunt ise İngiltere'yi temsil eden Yemen şeyhi rolünde.İyi bir komedi filmi olacağı tahmin edilen filmin yönetmeni 3 kere oscara aday olan Lasse Hallström.


3- Like Crazy
Aralarında uzak mesafaye rağmen Felicity Jones ve Anton Yelchin arasındaki aşkı anlatan film Sundance Film Festivali'nde hem Özel Jüri Ödülü'nü hem de Büyük Jüri Ödülü'nü alarak tüm gözleri üzerine çekmişti.Filmin yapımcı şirketi ise Paramount.




4- The Artist
Bu yılın en sessiz sedasız filmlerinden.Ama bu film gerçekten sessiz.Sessiz ve siyah beyaz çekimiyle dikkat çeken film Cannes da en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı.1927 yılında Fransız film yıldızı  Jean Dujardin'in sessiz filmlerden sesli filmlere varış serüvenini aktarıcak.Bazı eleştirmenlere göre de oyunculuk olarak adını oscarlarda duyacağız.

5- The Descentas
George Clooney'nin kendi yönettiği politik-gerilim filmi The İdes of March festivalde iddialıyken bir diğer başrolünde oynadığı filmiyle de bir hayli iddialı.Komada yatan karısı ve zorluk çıkarıcı kızıyla baş etmesi gereken bir babayı anlatacak filmin yönetmeni Sideways filmiyle tanıyacağımız Alexander Payne.



 6- Take Shelter
 Daha önce oscara aday olmuş bir isim Michael Shannon'ın gözden düşmüş Ohio'lu bir aile babasını, şiddetli görüntüsüyle, yer yer kendisininde kendisinden korkmasını ve yavaş yavaş paranoyak şizofren oluşunu anlatacak gerilim,içsel drama ve korku türünün karışımı bir film..Filmin diğer oyuncuları  Jessica Chastain ve Kathy Baker.Yönetmen koltuğunda ise Jeff Nichols var.










7-Peace,Love & Misunderstanding
Jane Fonda, 2 kere oscara aday olmuş Bruce Beresford'un yönettiği komedi filmiyle geri dönüyor!
Yeni boşanmış avukat rolünde izleyeceğimiz  Catherine Keener,genç yaştaki iki çocuğunu hayattan uzaklaşmış eksantrik büyükanneleriyle birleştirmek için onun yanına götürür.Büyükanne rolünde Jane Fonda'yı izleyeceğiz.


8-Martha Marcy May Marlene
Büyük bir kültür şokundan çıkıp,tekrar ailesine adapte olmaya çalışan ve ailesiyle mücadeleye girişen bir kadının,ailesine ve kendisine karşı beslediği duyguları bir keşfe çıkışını anlatacak bu büyüleyici filmin yönetmeni,daha ilk filmi olması sebebiyle adını duymadığımız Sean Durkis.



9-The Ides of  March

George Clooney bu sene yine gümbür gümbür geliyor.Politik filmleri seven birisi olarak, bu son filmiyle her platformda ses getirdi.Clooney,Ryan Gosling,Philip Seymour Hoffman,Paul Giamatti ve Marisa Tomei gibi çok değerli oyuncuların bir arada bulunması, üstün oyunculuk performansları doğurduğu konuşuluyor.Film ise Amerika'da başkanlık seçimi kampanyasını anlatacak.


10-Moneyball
 Bir beys bol takımının gerçek öyküsünün anlatılacağı film,kitaptan uyarlama.Filminsenaryosunu oscarlı senaristler Steven Zaillian ve Aoron Sorkin yazmış.Brad Pitt,büyük bir destek sayesinde Sandra Bullock gibi oscara aday olup,kazanabilir.Akademini de spor-drama türünü ne kadar sevdiğini hepimiz biliyoruz.Oscarlarda adını sıkça duysak şaşırmayacağımız bir film.

11-Albert Nobbs
19. yüzyılda İrlanda'da çalışabilmek ve yaşamını sürdürebilmek için erkek kılığına girmiş Albert Nobbs isimli kadının dramını anlatan bir dönem filmi.Başrolünde tam 5 kere oscara aday olmuş Glenn Close var.Ve bu rolüylede bence iddialı olacaktır.Oyunculuk dışında dönem filmi olması sebebiylede bilhassa kostüm tasarımı gibi teknik dallardada oscara aday olabilir.Toronto da gösterildikten sonra gelecek eleştirilerde merak konusu.

12- A Dangerous Method
Bu sene benim merakla beklediğim filmlerden ilki.Freud'un hayatını ve psikanalizin doğuşunu anlatacak filmde başrollerde Viggo Mortensen,Keira Knightley ve Michael Fassbander var.Şimdiden söylemek belki kehanet gibi gözücek ama oscarlarda en iyi film,en iyi yönetmen dahil oyunculuklar ve teknik kategorilerde dahil en iddialı film olacaktır.Knightley'nin, bu filmindeki oyunculuğuyla pek çok eleştirmen tarafından övgü aldığını da belirtelim.Festivalden sonra gelecek eleştiriler filmin ileriki kaderindede rol oynayacaktır.

13- You're Next 
Geceyarısı çılgınlığı seçkisinde festivalde yer alacak film, yönetmenin deyimiyle seyirciye çığlık attıracakmış.Genç bir adamın kız arkadaşını, ailesinin yaşadığı şehire garip bir parti için götürmesini anlatıyor.Ancak ailesinin hayvan maskesi takan kişilerce öldürülmesi herşeyi bozacaktır.

9 Eylül 2011 Cuma

Final Destination 5

Son Durak 3 son olucak denildiğinde, serinin son filmi olmasıyla kötü olmasına rağmen çok ses çıkarmamıştım ilk 2 filminin hatrına.Sonra 4 çıktı,hemde 3 boyutlu olarak.Serinin hatırına ona da gittim.Ama filmin çekimlerinden dahi amatörlüğü çok belli oluyordu.Ve ölüm şekilleri inanaılmaz basit gelmişti.Tek iyi yanı 3 boyutlu olmasaydı.5. filmde çıktı çıkıcak derken,önce gemide gerçekleşicek dediler sonda bir köprüde oalcağı söylendi.Ve benim için daha ilk baştan kaybetti.Çünkü 2. film zaten karayolunda gerçekleşince 5. filmin nasıl bir esprisi olabilirdi ki?

Bugün izledim ve tüm bu şüphelerimde haklı olduğumu gördüm.Her filmde olacakları önceden gören gencin,bu sefer hangi sahnede bunu göreceğinden tutun,ne tepkiler vereceğine kadar ezbere biliyordum.Ayrıca o ölüm şekilleri o kadar saçma olmuşki.Zaten hepsi diğer filmlerde gördüklerimizdi.Hiçbir yaratıcılık ya da farklılık yoktu.Ve bir mantık hatası da buldum.Filmin ortalarında kurtulanlar arkadaşının cenazesine gittiklerinde,o her filmde gördüğümüz zenci adam"bu ilk değil" diyor ancak filmin sonunda bu dediğiin tam tersi olduğunu görüyoruz.Buna ek olarak rezalet oyunculukların, ve klişeden bile daha klişe senaryonun olması sizi filmden soğutmaya yetip artıyor.Sonuyla çok az da olsa bir artı puan  hanesine eklemeyi başarsada sınıfta kalan filmlerden biri oldu benim için Son Durak 5.

Adı son olsada hiçbir zaman sonu gelmicek gibi olan serinin, dilerim bu son filmi olur.Benim gibi sadece kafa boşaltmak için ve birazcık 3 boyutlu bişeyler olsun, konusu önemli değil diye düşünüp gidenler için,vakit geçirtebilecek bir film.Zaten izlenecekse de bu özellikleri için sinemada izlenmeli,yoksa izlenilmeye değmeyecek bir film.

                                

8 Eylül 2011 Perşembe

Cache

Michael Haneke...Bu adamın her filmini izlerken korkuyorum.Çünkü belkide günlük hayatta birçoğumuz yaptığı hataları ve hayatta da hep onlardan kaçtığımız gerçekleri, izleyiciye tokat gibi indirmesinden korkuyorum.Zaten yönetmenin en büyük arzusu, isteği bu.Gerçeği çarparak,izleyenleri kendine getirmeyi amaç bilmiş.Yine her filminde yaptığı gibi bu filmindede burjuvaziyi yerden yere vurmuş.Ömrünün sonuna kadar ne burjuva onun eleştirilerinden, kaçabilecek ne de o burjuvayı eleştirmekten vazgeçecek.Yine üst kesimde yaşayan burnu kalkmış,zamanla nerden geldiğini unutmuş bir adamın geçmişini hatırlamasını,hergün evlerine yollanan bir kasetle sağlamış.Gün boyu evlerinin dışarıdan izlendiğini öğrenen çift,bunu polise gitmeden kendi yöntemleriyle çözmeye çalışırlar.Tabi ikisininde,şimdiye kadar birbirlerine göstermedikleri dürüstlük,geçmişlerinideki yaşadıklarını birbirlerine anlatmamalarıyla devam edicektir.

Kadının geçmişi gösterilmesede(ya da didiklenmiyor diyelim), en yakın arkadaşlarının kocasıyla kafedeki o samimi görüntüsü hangimizi şüpheye düşürmemiş olabilir ki?Sona yakın o tuvaletteki konuşmayla da, Haneke bizim o son halimizi,çırpınışımızı görmek istiyor.Bunlardan ders çıkarmamızı değil acı çekmemizi istiyor.Bu bağlamda videoları kimin çektiğide önem arzetmiyor.Ve filmin bittiği,yazıların akıp gittiği bölümde de okul çıkışında çocuklarını bekleyen aileleri görüyoruz.Benim burdan çıkarımıma göre Haneke onların hepsini gözetliyor,ve gözetlemeye de devam edecek.

İyi yapıldığında muhteşeme, kötü yapıldığında ise filmi rezalete götürebilecek uzak ve tek plan çekimler bu filmi "muhteşem" kategorisine taşımıış.Ve filmin mükemmel yönetmenliğiyle birleşince o kamera görüntüleri gerçek mi yoksa değil mi zaman zaman ayırmak hakikaten zor oluyor.Bu da filmin teknik başarısı.Tek eleştirebileceğim husus,kadın ve adamın bu olaylara karşı fazla duyarsızlığı.Sanki alışılagelmiş bir durum gibi davranmaları.Ama Haneke zaten bu tip insanları anlattığı için, ve bu kişiler ünlü insanlar olduğu için,prestij kaybı yaşamamaları için bunu da belli ölçüde mazur görebiliriz.Haneke filmlerini sevenlerin mutlaka sevebileceği bir film.İlk defa Haneke filmi izleyecek olanların  ise Funny Games ile başlaması daha iyi olacaktır.

                          

7 Eylül 2011 Çarşamba

The Whistleblower

Dünya'nın en büyük sorunlarından biri insan kaçakçılığı,daha doğrusu kadın kaçakçılığı.Artık gazetelerde,haberlerde bu haberleri görmeye o kadar çok alıştık ki hiçbirimiz şaşırmıyoruz.Bu da insan hayatlarının ne kadar ucuz,ne kadar değersiz olduğunu ve üzerinde birer piyon gibi her türlü hamle yapıldığını ve bütün bunların çok güzel örtbas edildiğini gösteriyor.

Filmimiz Bosna'da 99 yılı civarında gerçekleşen olayları kapsıyor.Savaşın ardından yaşanan kargaşının sürdüğü ve insan hayatının ucuz olduğu zamanlar.Sırp,Hırvat ve Bosnalıların birbirilerine karşı geliştirdikleri çıkar ilişkileri ve aynı zamanda besledikleri kin duygusu alenen görülüyor.

Bütün bunlar yaşanırken ABD adına çalışan bir polis memuru olan Rachel Weisz'in, karşılığında iyi bir para kazanması suretiyle Bosna'ya gitmesi ve orada kendinden beklenmeyen işlere girişmesiyle baştan sona artan temposuyla çok iyi bir politik gerilim filmi olmuş.

Politik filmler genelde hem yönetmen açısından zordur hemde izleyici açısından.Yönetmen açısından bakıcak olursak nerede durması gerektiğini seçmek zorunda.Yani taraf mı olucak yoksa tarafaız mı davranıcak.Bu tutumu izleyicinin filme olan inancınıda azaltıp artırması yönünde en büyük faktör.Bu film tarafsız bir gözle çekildiği için izleyicinin filme olan inancı ve yaşanılanların gerçek olması konusunda akıllarda soru işaretleri bırakmıyor.Rachel Weisz yerinde ve kararında bir performans sergilemiş.İdealist kadın rollerinde ondan iyi bir isim düşünemiyorum.Filmin yardımcı oyuncu kadrolarında da çok önemli isimler var ve onlarda ellerinden geleni yapmışlar.Her filmde aradığım dramatize edilmiş hikaye bu filmde var.Hem Weisz'in kızından ayrı yerde yaşaması ve ona hasret duyması hem de kaçırılan kızların dramı ve ailesinin yaşadığı travma çok güzel yansıtılmış.Bunlara ek olarak filmin sonlarına yakın bölümünde yapılan 2 tane twist de yerinde olmuş.Filmin  dezavantajı kurgusu olmuş.Biraz klişe dışına çıkabilseymiş işleyişi o zaman bu sene oscarlarda da iş yapabilirmiş.Zaten filmin fragmanalrında tüm oyuncular lanse edilirken oscar kazanmış ibaresinin göstergesi, yönetmeninde oscar beklentisi içerisine girdiğini gösteriyor.

Toplumsal sorunları yansıtan filmlerin yapılması bu sorunların çözümüne faydalı olurmu bilmem ama bu tarz hassas konuların üzerine gidilmeli ve  filmler çekilmeli.En azından böyle filmler izledikçe insanlar belirli ölçüde bilinçlenicektir.İzlenilmesi gereken filmlerden bana göre.

                                   

6 Eylül 2011 Salı

Eddie Murphy 84. Akademi Ödül Töreni'ni sunacak

Çok değil daha 2 gün önce Eddie Murphy'nin 84. Akademi Ödül Töreni'ni sunabileceğinden bahsetmiştik.People Dergisi'nin bugün yaptığı habere göre Eddie Murphy'nin bu yıl Oscar törenini sunacağı kesinleşti.Eddie Murphy bundan öncede tören sunmuş bir isim olsada yinede heyecanlı olduğunu belirtmiş.Akademi her sene törene karşı oluşan ilgiyi ayakta tutmak için farklı yöntemler izlesede son yıllarda yaptığı her hamle geri tepti.Geçen yıl popüler ve genç isimlere(Anne Hathaway ve James Franco) bu görevi vererek daha geniş bir kitleye hitap etmeye çalışsada bunda da başarılı olamadı.Malesef  tarihin en kötü törenlerinden biri olmuştu.Bu yıl anlaşılan o ki eski geleneğe geri dönmek istiyorlar.Bana kalırsa da çok doğru bir karar.Eddie Murphy'nin halihazırda birçok fanı olduğu için en azından geçen yıldan çok daha fazla izleneceği bir garanti.Murphy de işi bilen biri olduğu için bu sene rahatlıkla tören emin ellerde diyebiliyorum.

The Wicker Man

Lanetli Ada o yıllarda genel olarak korku filmlerinde görebileceğimiz paranoya duygusunu arkasını alan filmlerden.Şimdilerde bol görsel efektle sağlanmaya çalışılan korku duygusu, o zamanlarda güvensizlik ve tedirginlik verilerek sağlanıyormuş.Lanetli Ada'da bu klasmanda. Kahramanımız İngiltere'ye bağlı bir adaya kayıp olduğu bildirilen bir kızı bulmaya gider.Ancak zaman geçtikçe adadakilerde garip davranışlara ve hiç görmediği dinsel ritüellere şahit olur.

Yine o yıllarda yapılan Amerikan korku filmlerinde dinsel ögelerin sıklıkça kullanılması bu filmdede mevcut.1 Mayıs şenliklerinin bir başka versiyonunu bu filmde görebilirsiniz.Bakire kızların çıplak vaziyette ateşin üzerinden atlamaları bunlardan biri.Bunlara benzer daha pekçok farklı davranışları da görmek mümkün.

Filmin açılış bölümünü çok beğendim.Okyanusta ilerlerken görünen manzara ve çalan müthiş müzikle insana çok büyük bir güven veren film,ilerledikçe yerini güvensizliğe ve çaresizliğe bırakması çok iyi ayarlanmış.Başarısıda bunda yatıyor zaten.Ancak filmin final sahnesinde çok büyük mantık hataları var.Bu kadar şeyin kusursuz hazırlanmasını hangi izleyiciye inandırmaya çalışmış yönetmen belli değil.Yani adamın seçimlerini,ne yapacağını nereden bilebilirlerdiki,buraları hiçbir mantık dahilinde açıklamamışlar.Bu yüzden kesinlikle finalini daha tutarlı beklerdim.Ve o son sahnede o kadar din propagandası yapmaya da gerek yoktu bence.Tarz olarak Rosemary'nin Bebeği gibi bir film.O filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.Kan görmek isteyen korkuseverler başka filmlere yönelmeli.

                               

Jodaeiye Nader az Simin

61. Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı da dahil bütün ana ödülleri aldıktan sonra dikkatlerini üzerine çeken Bir Ayrılık, bu sene en çok merak ettiğim filmlerdendi.Beklediğimede değmiş açıkçası,bu sene çıkan filmler arasından en iyisi buydu bu zamana kadar.

Asghar Farhadi Nader ve Simin arasındaki ayrılığı İran'da toplumsal sınıf ayrılığı ve baskısal din gibi ögelerle harmanlayarak sofistike bir film yapmış.İzleyeni son dakikaya kadar ne olacak diye merakta bırakıyor,ve giderek artan temposuyla izleyiciyi ayakta tutuyor.Ebeveynlerin boşanması Kramer vs. Kramer,olayları farklı tarafların gözlerinden bakabilmemiz ise Rashomon'a benzemiş.Ama en büyük farklılığı bu filmin İran'ı tüm çıplaklığıyla resmetmesi.Yani biz az çok aşinayız İran'ın nasıl bir yer olduğuna ama diğer ülkeler pek bilmiyolar.İşte bu filmi izleyenlerin aklında kaba taslak bir İran portresi çizilecektir.Yalnız itiraf edeyim izlerken İran halkının bu kadar modernleştiğini tahmin etmemiştim.Tabi bu orta ve üst düzey kişiler için geçerli.Diğerleri ise yine aynı.

Eve bakıcı olarak gelen kadının alzheimerlı adamın altını ıslatması üzerine,  altını değiştirip değiştiremeyeceğini öğrenmek için online hizmet veren bir hattı arayıp danışması,filmin en ilginç yeriydi bana göre.Ki yönetmen burada kendi ülkesini çok güzel eleştirmiş.Ülkesinde çoğu kişi tarafından sevilmemesinin sebebi bu.Filmin sonunda da  film boyunca süren o tarafsız gözlemin bozulmaması, ve o son kararın açıklanmaması film adına çok iyi bir final olmuş.Zaten asıl amaç kim haklı kim haksız meselesi değil,İran'ın sosyal,ekonomik ve toplumsal statüsü ve insanların baskısal rejim altında korunabilirliği tartışılan ahlaksal durumu.Oyunculuk performansları göz dolduruyor.Özellikle iki başrol oyuncusu bayanda çok iyi oynamış. Mahkeme filmleri olarak anılan filmlerin içerisinde en yukarılardan girebilecek sağlam bir film.

                          

5 Eylül 2011 Pazartesi

The Thing Geri Geliyor

John Carpenter'ın başyapıtı The Thing 29 yıl sonra küllerinden doğuyor.Kısa zamanda kendi hayran kitlesini oluşturan film, bu sene yeni çıkacak olan filmde eski filmin öncesinde yaşanılanları konu alacak.

İlk filmi izleyenler hatıralaycaklardır.Filmimiz Norveçli ekibin bir kurt köpeğini kovalamasıyla başlıyordu.Bu filmde Şey'in dünyaya gelişini ve Norveç'li ekibin başından geçenleri anlatıcak.

Yıllarca biz hayranları olarak "devamı gelirmi, gelirse nasıl olur?" diye düşünürken bu prequel olan film bile heycanlanmamıza yetti.Filmin başında daha ilk uzun metrajlı filmde yönetmenlik yapacak olan bir isim bulmasına rağmen, sırf o buz gibi atmosferi ve kaos ortamını yaşayabilmek için bile izleyebileceğim bir film.Filmin şuan için en güzel yanı benim için Mary Elizabeth Winstead'in başrol oynaması.Film eğer tutarsa- ki bence gişede çok kazanacaktır- mutlaka devam filmleri yapılır.Bnun için filmin sonundada açık kapı bırakacakalrını düşünüyorum.Tabi bu devam filmi  1982 yılındaki The Thing'in remake versiyonumu olur yoksa ondan sonrakilerimi anlatır o kadarını tahmin edemiyorum.Ama biz o kadar uzaklaşmadan bu filmi beklemeye başlayalım.Bu arada ülkemizde vizyon tarihi belli değil.Amerika'dan birkaç hafta geç vizyona gireceğini tahmin ediyorum.Oradaki vizyon tarihi 14 Ekim olarak gözüküyor şimdilik.

Midnight in Paris

Woody Allen'ı ölüm korkusu sarmış olacakki her yıl en az bir film yapmaya kendine amaç edinmiş.Bundan kişisel oalrak hiç rahatsız değilim ama yaptığı filmlerin yarısı iyiyse yarısıda hayal kırklığı yaratıyor.Bu filmi içinde gerek izleyici gerekde eleştirmenlerden gelen olumlu görüşler neticesinde büyük umutlarla izlemeye başlamıştım ama tam olarak istediğimi bulduğumu söyleyemeyeceğim.

Paris,aşkın buram buram hissedildiği,romantizmin tavan yaptığı, mekanları,insanları daracık sokaklarıyla aslında tam anlamıyla Woody'nin aradığı yer.Filmde  de aslından kentin havasına bürünmüş diyebilirim.Ancak Woody Allen en büyük özelliği olan boş konuşuyomuş gibi görünüp önemli şeylerden bahsetmesi,tabiri caizse lafını gediğine oturtması bu filmde malesef çok çok az.Bu da izleyiciye -özellikle bana böyle oldu- olumsuz yansıyor.

Filmin başlangıç sahnesinde daha ekran karanlıkken konuşan kişinin ses tonundan bu kişi kesin Woody dedim.Ancak Owen Wilson'ı görünce oldukça şaşırdım.Allen bu filmi için Wilson'a bolca kendi filmlerini izletmiş sanırım.Aynı ses tonu ve aynı aksanı yakalayabilmesi büyük başarı.Kafa karışıklığı yaşayan adamı canlandırdığı rolü biraz bana Fellini'nin 8½ filmini hatırlattı.Tabi bu film zamanda gidip gelen senaryosuyla ondan  ayrılıyor ancak klişelerden arındığını söylemek güç.Filmde kendi yarattığı ve kullandığı klişileri bir güzel kullanmış Allen.Zamanda yolculuk yaparak  birçok sanatçıya saygı duruşunda bulunmuş ve kendince nostalji yapmış.Filmin en güzel yönüde bu olmuş zaten.Bana göre burada Owen Wilson'ın yerinde olmak isteyen kendisi.Çünkü fena halde geçmişine özlem duyuyor ve eski başarısını yakalamak istiyor.Ama bu filmdede görülüyorki malesef çok zor.

Film sona doğru güzelleşsede 2000'li yıllardaki en iyi Woody Allen filminin Maç Sayısı olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.Özgün senaryosuyla Woody Allen filmlerinden hoşlananlara keyifli bir 90 dakika geçirtecek bir film.Ama beklentiyi yükseltip,boş hayallere kapılmamak lazım.Ne unutulmaz ne de akılda kalıcı bir film değil ne yazkki.

                                    
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...