7 Eylül 2011 Çarşamba

The Whistleblower

Dünya'nın en büyük sorunlarından biri insan kaçakçılığı,daha doğrusu kadın kaçakçılığı.Artık gazetelerde,haberlerde bu haberleri görmeye o kadar çok alıştık ki hiçbirimiz şaşırmıyoruz.Bu da insan hayatlarının ne kadar ucuz,ne kadar değersiz olduğunu ve üzerinde birer piyon gibi her türlü hamle yapıldığını ve bütün bunların çok güzel örtbas edildiğini gösteriyor.

Filmimiz Bosna'da 99 yılı civarında gerçekleşen olayları kapsıyor.Savaşın ardından yaşanan kargaşının sürdüğü ve insan hayatının ucuz olduğu zamanlar.Sırp,Hırvat ve Bosnalıların birbirilerine karşı geliştirdikleri çıkar ilişkileri ve aynı zamanda besledikleri kin duygusu alenen görülüyor.

Bütün bunlar yaşanırken ABD adına çalışan bir polis memuru olan Rachel Weisz'in, karşılığında iyi bir para kazanması suretiyle Bosna'ya gitmesi ve orada kendinden beklenmeyen işlere girişmesiyle baştan sona artan temposuyla çok iyi bir politik gerilim filmi olmuş.

Politik filmler genelde hem yönetmen açısından zordur hemde izleyici açısından.Yönetmen açısından bakıcak olursak nerede durması gerektiğini seçmek zorunda.Yani taraf mı olucak yoksa tarafaız mı davranıcak.Bu tutumu izleyicinin filme olan inancınıda azaltıp artırması yönünde en büyük faktör.Bu film tarafsız bir gözle çekildiği için izleyicinin filme olan inancı ve yaşanılanların gerçek olması konusunda akıllarda soru işaretleri bırakmıyor.Rachel Weisz yerinde ve kararında bir performans sergilemiş.İdealist kadın rollerinde ondan iyi bir isim düşünemiyorum.Filmin yardımcı oyuncu kadrolarında da çok önemli isimler var ve onlarda ellerinden geleni yapmışlar.Her filmde aradığım dramatize edilmiş hikaye bu filmde var.Hem Weisz'in kızından ayrı yerde yaşaması ve ona hasret duyması hem de kaçırılan kızların dramı ve ailesinin yaşadığı travma çok güzel yansıtılmış.Bunlara ek olarak filmin sonlarına yakın bölümünde yapılan 2 tane twist de yerinde olmuş.Filmin  dezavantajı kurgusu olmuş.Biraz klişe dışına çıkabilseymiş işleyişi o zaman bu sene oscarlarda da iş yapabilirmiş.Zaten filmin fragmanalrında tüm oyuncular lanse edilirken oscar kazanmış ibaresinin göstergesi, yönetmeninde oscar beklentisi içerisine girdiğini gösteriyor.

Toplumsal sorunları yansıtan filmlerin yapılması bu sorunların çözümüne faydalı olurmu bilmem ama bu tarz hassas konuların üzerine gidilmeli ve  filmler çekilmeli.En azından böyle filmler izledikçe insanlar belirli ölçüde bilinçlenicektir.İzlenilmesi gereken filmlerden bana göre.

                                   

6 Eylül 2011 Salı

Eddie Murphy 84. Akademi Ödül Töreni'ni sunacak

Çok değil daha 2 gün önce Eddie Murphy'nin 84. Akademi Ödül Töreni'ni sunabileceğinden bahsetmiştik.People Dergisi'nin bugün yaptığı habere göre Eddie Murphy'nin bu yıl Oscar törenini sunacağı kesinleşti.Eddie Murphy bundan öncede tören sunmuş bir isim olsada yinede heyecanlı olduğunu belirtmiş.Akademi her sene törene karşı oluşan ilgiyi ayakta tutmak için farklı yöntemler izlesede son yıllarda yaptığı her hamle geri tepti.Geçen yıl popüler ve genç isimlere(Anne Hathaway ve James Franco) bu görevi vererek daha geniş bir kitleye hitap etmeye çalışsada bunda da başarılı olamadı.Malesef  tarihin en kötü törenlerinden biri olmuştu.Bu yıl anlaşılan o ki eski geleneğe geri dönmek istiyorlar.Bana kalırsa da çok doğru bir karar.Eddie Murphy'nin halihazırda birçok fanı olduğu için en azından geçen yıldan çok daha fazla izleneceği bir garanti.Murphy de işi bilen biri olduğu için bu sene rahatlıkla tören emin ellerde diyebiliyorum.

The Wicker Man

Lanetli Ada o yıllarda genel olarak korku filmlerinde görebileceğimiz paranoya duygusunu arkasını alan filmlerden.Şimdilerde bol görsel efektle sağlanmaya çalışılan korku duygusu, o zamanlarda güvensizlik ve tedirginlik verilerek sağlanıyormuş.Lanetli Ada'da bu klasmanda. Kahramanımız İngiltere'ye bağlı bir adaya kayıp olduğu bildirilen bir kızı bulmaya gider.Ancak zaman geçtikçe adadakilerde garip davranışlara ve hiç görmediği dinsel ritüellere şahit olur.

Yine o yıllarda yapılan Amerikan korku filmlerinde dinsel ögelerin sıklıkça kullanılması bu filmdede mevcut.1 Mayıs şenliklerinin bir başka versiyonunu bu filmde görebilirsiniz.Bakire kızların çıplak vaziyette ateşin üzerinden atlamaları bunlardan biri.Bunlara benzer daha pekçok farklı davranışları da görmek mümkün.

Filmin açılış bölümünü çok beğendim.Okyanusta ilerlerken görünen manzara ve çalan müthiş müzikle insana çok büyük bir güven veren film,ilerledikçe yerini güvensizliğe ve çaresizliğe bırakması çok iyi ayarlanmış.Başarısıda bunda yatıyor zaten.Ancak filmin final sahnesinde çok büyük mantık hataları var.Bu kadar şeyin kusursuz hazırlanmasını hangi izleyiciye inandırmaya çalışmış yönetmen belli değil.Yani adamın seçimlerini,ne yapacağını nereden bilebilirlerdiki,buraları hiçbir mantık dahilinde açıklamamışlar.Bu yüzden kesinlikle finalini daha tutarlı beklerdim.Ve o son sahnede o kadar din propagandası yapmaya da gerek yoktu bence.Tarz olarak Rosemary'nin Bebeği gibi bir film.O filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.Kan görmek isteyen korkuseverler başka filmlere yönelmeli.

                               

Jodaeiye Nader az Simin

61. Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı da dahil bütün ana ödülleri aldıktan sonra dikkatlerini üzerine çeken Bir Ayrılık, bu sene en çok merak ettiğim filmlerdendi.Beklediğimede değmiş açıkçası,bu sene çıkan filmler arasından en iyisi buydu bu zamana kadar.

Asghar Farhadi Nader ve Simin arasındaki ayrılığı İran'da toplumsal sınıf ayrılığı ve baskısal din gibi ögelerle harmanlayarak sofistike bir film yapmış.İzleyeni son dakikaya kadar ne olacak diye merakta bırakıyor,ve giderek artan temposuyla izleyiciyi ayakta tutuyor.Ebeveynlerin boşanması Kramer vs. Kramer,olayları farklı tarafların gözlerinden bakabilmemiz ise Rashomon'a benzemiş.Ama en büyük farklılığı bu filmin İran'ı tüm çıplaklığıyla resmetmesi.Yani biz az çok aşinayız İran'ın nasıl bir yer olduğuna ama diğer ülkeler pek bilmiyolar.İşte bu filmi izleyenlerin aklında kaba taslak bir İran portresi çizilecektir.Yalnız itiraf edeyim izlerken İran halkının bu kadar modernleştiğini tahmin etmemiştim.Tabi bu orta ve üst düzey kişiler için geçerli.Diğerleri ise yine aynı.

Eve bakıcı olarak gelen kadının alzheimerlı adamın altını ıslatması üzerine,  altını değiştirip değiştiremeyeceğini öğrenmek için online hizmet veren bir hattı arayıp danışması,filmin en ilginç yeriydi bana göre.Ki yönetmen burada kendi ülkesini çok güzel eleştirmiş.Ülkesinde çoğu kişi tarafından sevilmemesinin sebebi bu.Filmin sonunda da  film boyunca süren o tarafsız gözlemin bozulmaması, ve o son kararın açıklanmaması film adına çok iyi bir final olmuş.Zaten asıl amaç kim haklı kim haksız meselesi değil,İran'ın sosyal,ekonomik ve toplumsal statüsü ve insanların baskısal rejim altında korunabilirliği tartışılan ahlaksal durumu.Oyunculuk performansları göz dolduruyor.Özellikle iki başrol oyuncusu bayanda çok iyi oynamış. Mahkeme filmleri olarak anılan filmlerin içerisinde en yukarılardan girebilecek sağlam bir film.

                          

5 Eylül 2011 Pazartesi

The Thing Geri Geliyor

John Carpenter'ın başyapıtı The Thing 29 yıl sonra küllerinden doğuyor.Kısa zamanda kendi hayran kitlesini oluşturan film, bu sene yeni çıkacak olan filmde eski filmin öncesinde yaşanılanları konu alacak.

İlk filmi izleyenler hatıralaycaklardır.Filmimiz Norveçli ekibin bir kurt köpeğini kovalamasıyla başlıyordu.Bu filmde Şey'in dünyaya gelişini ve Norveç'li ekibin başından geçenleri anlatıcak.

Yıllarca biz hayranları olarak "devamı gelirmi, gelirse nasıl olur?" diye düşünürken bu prequel olan film bile heycanlanmamıza yetti.Filmin başında daha ilk uzun metrajlı filmde yönetmenlik yapacak olan bir isim bulmasına rağmen, sırf o buz gibi atmosferi ve kaos ortamını yaşayabilmek için bile izleyebileceğim bir film.Filmin şuan için en güzel yanı benim için Mary Elizabeth Winstead'in başrol oynaması.Film eğer tutarsa- ki bence gişede çok kazanacaktır- mutlaka devam filmleri yapılır.Bnun için filmin sonundada açık kapı bırakacakalrını düşünüyorum.Tabi bu devam filmi  1982 yılındaki The Thing'in remake versiyonumu olur yoksa ondan sonrakilerimi anlatır o kadarını tahmin edemiyorum.Ama biz o kadar uzaklaşmadan bu filmi beklemeye başlayalım.Bu arada ülkemizde vizyon tarihi belli değil.Amerika'dan birkaç hafta geç vizyona gireceğini tahmin ediyorum.Oradaki vizyon tarihi 14 Ekim olarak gözüküyor şimdilik.

Midnight in Paris

Woody Allen'ı ölüm korkusu sarmış olacakki her yıl en az bir film yapmaya kendine amaç edinmiş.Bundan kişisel oalrak hiç rahatsız değilim ama yaptığı filmlerin yarısı iyiyse yarısıda hayal kırklığı yaratıyor.Bu filmi içinde gerek izleyici gerekde eleştirmenlerden gelen olumlu görüşler neticesinde büyük umutlarla izlemeye başlamıştım ama tam olarak istediğimi bulduğumu söyleyemeyeceğim.

Paris,aşkın buram buram hissedildiği,romantizmin tavan yaptığı, mekanları,insanları daracık sokaklarıyla aslında tam anlamıyla Woody'nin aradığı yer.Filmde  de aslından kentin havasına bürünmüş diyebilirim.Ancak Woody Allen en büyük özelliği olan boş konuşuyomuş gibi görünüp önemli şeylerden bahsetmesi,tabiri caizse lafını gediğine oturtması bu filmde malesef çok çok az.Bu da izleyiciye -özellikle bana böyle oldu- olumsuz yansıyor.

Filmin başlangıç sahnesinde daha ekran karanlıkken konuşan kişinin ses tonundan bu kişi kesin Woody dedim.Ancak Owen Wilson'ı görünce oldukça şaşırdım.Allen bu filmi için Wilson'a bolca kendi filmlerini izletmiş sanırım.Aynı ses tonu ve aynı aksanı yakalayabilmesi büyük başarı.Kafa karışıklığı yaşayan adamı canlandırdığı rolü biraz bana Fellini'nin 8½ filmini hatırlattı.Tabi bu film zamanda gidip gelen senaryosuyla ondan  ayrılıyor ancak klişelerden arındığını söylemek güç.Filmde kendi yarattığı ve kullandığı klişileri bir güzel kullanmış Allen.Zamanda yolculuk yaparak  birçok sanatçıya saygı duruşunda bulunmuş ve kendince nostalji yapmış.Filmin en güzel yönüde bu olmuş zaten.Bana göre burada Owen Wilson'ın yerinde olmak isteyen kendisi.Çünkü fena halde geçmişine özlem duyuyor ve eski başarısını yakalamak istiyor.Ama bu filmdede görülüyorki malesef çok zor.

Film sona doğru güzelleşsede 2000'li yıllardaki en iyi Woody Allen filminin Maç Sayısı olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.Özgün senaryosuyla Woody Allen filmlerinden hoşlananlara keyifli bir 90 dakika geçirtecek bir film.Ama beklentiyi yükseltip,boş hayallere kapılmamak lazım.Ne unutulmaz ne de akılda kalıcı bir film değil ne yazkki.

                                    

Eddie Murphy 84. Akademi Ödül Töreni'ni sunabilir

Usta komedyen Eddie Murphy 2012 Oscarlarını sunabilir.Törenin prodüksüyonluğunu bu sene Brett Ratner'ın yapacağı söylendikten sonra akla ilk gelen isim Eddie Murphy oldu.Çünkü daha önce Brett Ratner'ın hazırladığı törenlerde sunucu Murphy olmuştu.Törenin her yıl kaybettiği reyting doğrultusunda Murphy, şuanlık ideal bir isim olarak gözüküyor.Akademi başkanıda sürekli azalan bir ivme çizen töreni cazip kılmak için -tabi Murphy de kabul ederse- Murphy'nin ellerine teslim edecektir diye düşünüyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...