27 Eylül 2011 Salı

Drive:Stilize Çekimler Boş Senaryo

Bu sene Holywood kökenli oyuncularla çalışan yetenekli yönetmen Nicolas Winding Refn,Cannes da "En İyi Yönetmen" ödülünü alınca oldukça heyecanlanmıştım.Çünkü orada boş işlere ödül vermeyeceklerini biliyordum.İmdb sitesinde yüksek oy oranı,izleyen tüm eleştirmenlerin filme olumlu yorumları beni oldukça heycanlandırmıştı.Bir de filmin adı Drive olunca izlemeden insan Fast Five tarzı bir film mi diye tereddüte düşüyor.Öyle bir film olmamasına sevindim.

Herşeyden önce çok estetik bir film Drive.Gece çekimlerindeki o pırıltılı dünya insanı içine çekiyor.En son bu denli parıltılı bir dünyayı Casino filminde görmüştüm galiba.Yönetmenin stilize çekimlerini çok beğendim.Asansör sahnesi özellikle bir harikaydı.Ayrıca bu güzel görüntüler eşliğinde mükemmel soundtracklarda filmin güzelliğini artırıyor.

Bu kadar olumlu şeyler söyledim diye filmi beğendiğim anlaşılmasın sakın.Aksine ben filmi beğenmedim.Sinemada estetiği herşeyden üstün tutarım.Bu filmde estetik açısından çok şey vaad ediyor ama yer yer mantık sınırlarını zorlayan senaryosu ve inandırıcılıktan uzak karakterleri filmi beğenmeme mani oldu.Senaryoyu yazan her kimse ciddi derecede saçmalamış kimi yerlerde.Son model arabalarla hırsızlık yapılacak,sonra bu arabalar tüm kamuya açık alanlarda park halinde bırakılacak  ve hiçbişey olmayacak.Ayrıca bu hırsızlık yapan adam gündüzleri normal işine devam edebilecek.Biz kendi aramızda deriz ya hani Türkiye'de herşey olabilir diye.Bu filmde gördüğümüz şeylerin Türkiye'de bile olması nerdeyse imkansız.

Yönetmen çekimlere çok önem vermiş bunu kabul etmek gerekiyor ama bunun dışındaki tüm şeyleride göz ardı etmiş.Mesela karakterler.Ryan Gosling orta derecede sevdiğim bir oyuncu.Son yıllarda o kadar çok yüzünü görüyoruz ki artık cidden bıktım.Bu konuda Kate Hudson ve Cameron Diaz'la yarışabilir.Bu filmdeki karakterinin de derinine inildiğine inanmıyorum.Carey Mulligan içinde söylenecek çok bir söz yok.Her filminde dokunsan ağlayacak bir yapısı var.Ve bu iki karakter arasındaki yakınlaşmada bana çok yapmacık geldi.Bu tarz hızlı ilerleyen ilişkiler bana zaten hep yapmacık gelmiştir.

Daha çok seyirciye hitap edebilecekken yönetmen risk alıp daha farklı bir yere çekmiş filmi.Bu ve filmdeki güzel görüntüler filminin izlenebilitesini artırıyor.Ama bunların dışında ben filmde birşey göremedim.Hele ki o sonu filmden iyice soğuttu beni.Oscar da adaylıklar gelebilir.Ama yönetmenlik ve birkaç teknik kategori dışında iddialı olduğunu söyleyemem.Umarım yılın ileriki dönemlerinde çıkacak Oscar'lık filmler bende bunda olduğu gibi hayal kırıklığı yaşatmaz.

                        

26 Eylül 2011 Pazartesi

Say Anything...: Tembel Çocuk Zeki Kız

Romantik komedi filmlerinin ana yapısı zıtlıklardan oluşur.Ya iki taraftan biri diğerini sevmez,ilgi duymaz ya da başka dünyaların insanlarıdır.Ama eninde sonunda  zıt kutuplar birbirini çeker mantığından yola çıkıp,orta yolu bularak bir şekilde mutlu olurlar.Cameron Crowe'un 1989 tarihli bu ilk filmide bu unsurlara uyuyor ve türün gerekliliklerini yerine getiriyor.

John Cusack dersleriyle ilgisiz,okulla pek ilgisi olmayan,okul bitincede geleceğini düşünmeyen esas oğlanı canlandırıyor.Bu filmde ilk kez gördüğüm ve niye sinema dünyasında yükselemediğini düşündüğüm Ione Skye ise babasının kontrolünde yaşayan ve dersten başka gözü başka şey görmeyen esas kız rolünde.Hatta öyleki kendi güzelliğinin bile farkında değil.

Her iki karakterde de kendimden bişeyler gördüğümü söyleyebilirim.Aile baskısı ve zaman zaman ideallerden uzaklaşmak benim de yaşadığım sorunlar.Film bunlar üzerinde duruyor ama söylemek istediği en önemli şey,ne kadar üstün olursak olalım asıl önemli şeyin farkındalık olduğunu ve eksik olan şeylerimizi görmemiz gerektiğini söylüyor.Kızın eksikliği kendine değer veren bir erkeğin olmayışı,erkeğin eksikliği ise ideallerinin,bir amacının olmayışıydı.Aklıma gelmişken söyleyeyim bu filmde John Cusack'ın kızın kapısında elinde radyoyla serenad yapması zamanla bir ikon haline gelmiş.

Nerde ne olacağını tahmin ettiğimiz bir film olsada romantik-komedi türünde birçok filmden çok daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Heleki şimdiki cinsel içerikli sözde romantik komedileri görünce insanın böyle filmlere tapası geliyor.Yönetmenin ilk filmi olduğunu göz önüne alırsak,ve ileride Almost Famous gibi başyapıt düzeyinde bir film çektiğini düşünürsek,nerden nereye geldiğini görmek açısından bile izlenir.

          

The Adventures of Robin Hood: Robin Hood Filmlerinin En İyisi

Halk kahramanları,yerel efsaneler,süper kahramanlar sinema bitmediği takdirde yeniden ve yeniden beyazperdede görebileceğimiz renkli karakterler.Yıllarca devam filmlerinin yapılması ya da aynı konudan farklı filmlerin üretilmesinin bilakis halk kahramanları için sebebi anonim olması.Bizde nasıl Nasrettin Hoca varsa İngilizler'de de Robin Hood var.İkisi çok ilgisiz oldu tabiki ama Robin Hood'un İngilizler açısından önemine dikkat çekmek istedim.

Robin Hood'un tam olarak hangi tarihler arasında yaşadığını bilmiyorum ama filmden edindiğim bilgiye göre Haçlı Seferler'inin yapıldığı tarihlerde.Robin Hood'un kendisininde dahil olduğu Sakson grubuna çok iyi davranan kralları Richard'ın Avusturya arşidüküne tutsak olmasıyla başa geçen Kral John'a ve Norman'lara karşı çeteleşmesini anlatıyor film.

Robin Hood'u bilmeyen yoktur ama varsa da söylemiş olayım.Zenginden alıp fakire veren bir halk kahramanı.Halk,aç sefil ve başlarındaki acımasız kötü krallarından yılmış olduğu için Robin Hood gibi cesur ve onların yanında olan bir kahramana kapılıp,isyan çıkartıyolar.Bu durumda halkı suçlamamak gerekiyor.Tek tutunabilecekleri dal o çünkü.Ama benim gözümde Robin Hood bir hayduttan farksız.Zenginden çalması yetmezmiş gibi birde bu çaldığı paranın bir kısmını kendisi yiyor.Filmin türü romantik-komedi olduğu için bu detayların üzerinde durulmuyor pek tabi.

Daha geçen sene Russell Crowe'lu Robin Hood'u izleyince ilk önce onla kıyas yapma gereksinimi duydum.Başrol oyuncusu Errol Flynn tam benim kafamda tasarladığım Robin Hood.Neşeli, alaycı, romantik.Son Robin Hood fazla gerçekçiydi.O yüzden bu filmde de olduğu gibi daha romantizm ve komediye kayan Robin Hood filmleri iyi oluyor.Çünkü gerçekçiliğe kapılınca insan ister istemez Robin Hood iyi bir karaktermi diye sorguluyor.Bunun dışında sanat yönetmenini ve kostüm tasarımcısı çok iyi bir iş çıkarmış.Ayrıca kralın geyiği olayınıda yönetmen iyi kıvırmış.Normal hikayede kralın geyiği fantastik bir unsurken burada normal bir geyikti.

Belli başlı Robin Hood filmlerini izlemiş biri olarak hem Kevin Costner'lı hem Russell Crowe'lu versiyonundan açık ara önde bu film.Günümüzde yönetmenler komediyi bu tarz filmlerde az kullandıkları için ya da dozajını tutturamadıkları için böyle bir başarıyı elde etmeleri imkansız görünüyor.Pazar kahvaltısı tadında,iç ısıtan filmleri seven ve küçüklüğünde kitaplarını okuyan Robin Hood aşığı kişilerin, mutalak bu filmi seyretmesi gerek.

25 Eylül 2011 Pazar

Altın Koza'da Gülen Taraf Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

18. Altın Koza Ödülleri dün sahiplerini buldu.En iyi film,en iyi senaryo ve en iyi toplu performans ödüllerini toplayan Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi geceye damgasını vuran film oldu.Fimi yazıp yöneten Onur Ünlü iki ödül birden almış oldu.

En iyi yönetmen ödülünü Eylül isimli Cemal Ağcıkoğlu aldı.Görkem Yeltan Eylül,Hatice Aslan ise Vücut filmiyle en iyi kadın oyuncu ödüllerini aldılar.En iyi erkek oyuncu ödülünü Durukan Ordu Gelecek Uzun Sürer filmiyle aldı.SİYAD üyelerinin verdiği en iyi film ödülü ise Gelecek Uzun Sürer filmine gitti.

Diğer kategorilerde kazananlar:

24 Eylül 2011 Cumartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da: Bizim Hayatımız

Nuri Bilge Ceylan bu sene Cannes'da aday olduktan sonra gelen ilk eleştirilerde,ödülü alacağının sinyalini vermişti.En iyi film ödülünü alamasada Büyük Jüri Ödülü'nü almasını bildi.O zamanlarda filmin hakkının yendiğini,The Tree of Life'in Amerikan filmi olması ve jüri başkanının da Amerika'lı olması sebebiyle ödülü aldığı söylenmişti.Bugün itibariyle iki filmide izlemiş biri olarak söyleebilirim ki Bir Zamalar Anadolu'da kesinlikle The Tree of Life'dan daha iyi.

Açıkcası en uzun Nuri Bilge Ceylan filmi olunca tereddüt etmiştim acaba çok mu kasvetli olur diye.Ama nasıl başladı nasıl bitti hiç anlamadım.Filmin büyük çoğunluğunun gece saatlerinde geçmesi filmin etkileyiciliğini artırmış.Gece çekimleri çekmek zor iştir aslında.Işığı doğru ayarlamak gerekir.Bu filmde ben tek bir falso göremedim.Özellikle araba farlarının aydınlattığı tarlada, başakların rüzgarda ahenkle dans edişleri insanı büyülemeye yetiyor.

Konu olarak derinliğini sonlara doğru hissetiren filmlerden.Farklı hayatları anlatırken,bunların ortak noktalarını gösteriyor.Çıkarcılık,çekememezlik,üşengeçlik,pişmanlıklar hepsi var bu filmdeFilmdeki hiçbir karakter masum değil aslında.Herbiri kendi menfaatlerini düşünüyor.Sadece filmdeki karakterler bu doğrultuda eleştirilmiyor.Film tür olarak kara film olduğu için devlet, toplum eleştiriliyor.Ambulansın bozuk olması,ceset torbasının alınmaması,herkesin işi birbirine atması gibi bunlar çoğaltılabilir...Bunların yanında pekçok güldürten ince sahne var.Böylesine ciddi ilerleyen filmin içine,kara mizahı çok iyi yerleştirmiş senaristler.

Filmin beni en çok etkileyen özelliği Anadolu'nun hiç bu kadar sade ve doğal gösterilmemiş olması.Kendimi memleketimde geziniyormuşum gibi hissettim.Rüzgarın uğultusu,uçsuz bucaksız bozkır tarlalar,her durdukları yerde akan pınarlar ülkemi ne kadar çok sevdiğimi bir kere daha göstertti bana.

Sonlara doğru doktorun savcıya sorduğu hikayenin sonu kafamı karıştırdı aslında.Savcının hikayenin sonunu anlatmasından ve doktorunda olabilecek nedenleri söylemesinden sonra,savcı derin düşüncelere sürüklendi.Hatta bir ara unuttum acaba savcının kendi karısı olabilirmi diye düşündüm.Ama böyle olsaydı komiser bunu bilirdi.O yüzden şuan aklıma gelen tekşey savcının otopsi yapmadığı için vicdan azabı çekmesi.Ya da bunların hiçbiri değil.Yönetmen nedensiz yere de ölüm  olabileceğini söylemek istemiştir.Son sahnesindede otopside gerçeğin ortaya çıkmasıyla, otopsi yapanın doktora "geriye çekilin üzeriniz kirlenmesin" demesine rağmen iş işten geçmiştir.Doktorda kirlenmiştir artık ve filmde suçsuz karakter kalmamıştır.

Bir Zamanlar Anadolu'yu görselliği,oyuncuların başarısı,ve senaryosuyla bu yılın bana göre en iyi Türk filmi ilan ediyorum.Hatta bizi şuana kadar en iyi ifade eden film.Oscar aday adayı olarak da gönderilecek film  olacaktır.Oscar'a aday olabilirmi bilmiyorum ama aday olmaması içinde hiçbir sebep yok.


23 Eylül 2011 Cuma

The Ward: 10 Yıllık Hüsran

John Carpenter korku deyince aklıma gelen ilk isim.En sevdiğim korku filmlerinden pekçoğunu o yapmış.Özellikle The Thing filmini apayrı severim.Ama kariyeri The Mouth of Madness filminden sonra bir hayli inişe geçmişti.O filminden sonra yaptığı her filmi için eleştirmenlerin hedefi haline gelmişti.2001 yılında yaptığı Ghost of Mars filminden sonra eleştirmenlerin yoğun eleştirilerinden iyice sıkıldığı için inzivaya çekildi kendisi.Ve tam 10 yıl film yapmadı.Masters of Horrors adlı tv dizisi için ufak çaplı tv filmleri çeksede sinema işine girişmedi.Bu filmiyle o suskunluğunuda bozmuş oldu.

Carpenter filmlerinden izlemiş olduğum kadarıyla, yönetmen klasik korkuyu seviyor.Yani öyle çok egzantirik işlere girişmiyor.Onun için en önemli unsur atmosfer.Her filminde en çok bunun üzerinde duruyor.Korkuyu ise basit kapı gıcırtısından,aniden çıkan şeylerden sağlayabiliyor.Şimdilerde herkes bu tarz korku filmlerini sevmesede ben hala seviyorum.Ha bi de en önemli şeyi atlıyodum.Carpenter filmlerinde senaryo olur.The Ward filmindeki senaryo malesefki olmamış.Yani hiçbir orjinalliği yok.Ortam konusunda yine herşey yapılmış ama senaryo olmayınca malesef bir yere kadar.Filmin sonunu tahmin etmek zor olmuyor.Tahmin edemeseydik bile sonunda gerçeği öğrendiğimizde şaşırmazdık çünkü biz bu sonu gördük.Identity filmini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.John Carpenter ya o 10 yıllık sürede hiç piyasayı takip etmedi,ya da 10 yıl sonra nasıl olsa herkes filmimi izler mantığıyla hareket edip filmiyle hiç uğraşmadı.Filmin atmosferiyle birlikte beğendiğim bir diğer şeyse Amber Heard.Genelde korku filmlerinde oyunculuklar öne çıkmaz ama bu kız film için elinden geleni yapmış.Bundan daha iyisi zor olurdu.

Diyeceğim şudur ki Carpenter 10 yıl sonra film yapmış,kesin süper bişeydir mantığıyla ekranın başına geçmeyin.Klişe senaryo,korkutmayan bir filmle karşılaştığınızda afallarsınız sonra.Tüm bunlara rağmen çok fazla boş vakti olanlar ya da korku olsun benim için farketmez diyenler izleyebilirler.Ama ben önermiyorum.

                         

Demir Lady Merly Streep Oscar Peşinde

Eski İngiltere başbakanı olan Margaret Thatcher'ın hayatını anlatacak olan The Iron Lady filminde Demir Lady'i Merly Streep canlandırıyor.Filmin yönetmen koltuğunda daha öncede Merly Streep'le çalışmış olan Phyllida Lloyd var.Thatcher'ın kocasını Oscar'lı oyuncu Jim Broadbent,oğlunu Harry Lloyd canlandırıyor.Daha önce 2 kere Oscar'ı kazanıp 16 kere aday olan Merly Streep bu filmiyle 3. Oscarı'nı alabilir.Alacağı hakkında kesin bişey diyemesemde aday olacağına garanti verebilirim.Özellikle makyajla Thatcher'a tıpatıp benzeyen Streep, aksanıylada Thatcher'dan farksız.Eğer film iyi olursa biyografi filmi olması sebebiyle başka dallardada Oscar'a aday olma şansı yüksek.Filmin fragmanı ise:



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...